|
BÖLÜM 1 20.Aralık.2006
Krynn üzerindeki Solomnia topraklarında en heyecanlı at sürüşünü yapıyordu. Aldığı emir üzerine Kadim Olan’ı ziyaret etmesi gerekiyordu ve dinlenerek geçirecek zamanının olmadığının farkındaydı. Acele etmesinin asıl sebebi aldığı emrin aciliyeti değildi, görüşmesi gereken “kişi” ile görüşmeye can atmasıydı aslında.
O’nu son görüşünün üzerinden beş ay ve on iki gün geçmişti. “Hiçbir zaman O’nun gözlerine bakmayın, yoksa sonunuz Huma gibi olur” diye ortalıkta gezinen batıl inançlar vardı ve tüm şövalyeler bu inanca sıkı sıkıya bağlıydılar. Bundan 175 gün önce O‘nu sarayda fark etmiş ve yüzüne bakmaya cesaret edememişti, tıpkı diğer şövalyeler gibi. Önünden geçerken saygı ile yere diz çökmüş, alnını kılıcının kabzasına dayayarak bakışlarını yere indirmişti Armand. Sonra O’nun, kokusunu duymuştu, yasemin çiçekleri canlanmıştı gözünde, kalp atışlarını göğüs kafesinde hissetmeye başlamıştı. “Tanrım kokusu beni bu hale getirdiyse, kim bilir yüzü beni hangi mezara sokar? Huma adına! Dayanamayacağım, O’nu görmem lazım” diye geçirmişti içinden, akşamki yemeği düşünerek.
Büyük salondaydı akşam yemeği. Hazırlıklar eksiksiz tamamlanmıştı. Misafirlerinin değerinin farkında olan şövalyeler, muhteşem bir sofra hazırlamışlardı. Tüm hazırlıkları kontrol etti Armand, O’nun ne kadar titiz olduğu bilinen bir şeydi. Duvarların on adım önünde, yüksek tavanla birleşen gül işlemeli mermer sütunlardaki meşalelerin alevi, salonun –her zaman olduğundan daha da parlatılmış- granit zemininde yansıyarak ışıkla dans ediyordu. En büyük, en kudretli, en zengin krallar için bile böyle bir hazırlık yapılmamıştı ve gelen misafir bunları fazlasıyla hak ediyordu.
Borazanların sesi kalp atışlarını bastıramamış, aksine O’nun gelişini hatırlattığından, daha da artmasına sebep olmuştu. Büyük salonun adına yakışır, altın gül işlemeli giriş kapısı açıldığında, kapının önünde bekleyen şövalyeler kılıçlarını gökyüzüne kaldırarak karşıladılar misafirlerini. Bir ışık huzmesi girdi önce büyük kapıdan içeri. Armand kalp atışlarından başka bir ses duymuyordu. Tüm şovalyeler başlarını öne eğmişlerdi. Işık o kadar parlaktı ki, kısık gözlerindeki acıya rağmen kaçırmadı bakışlarını Armand. Önce salon zeminine basan sandaletli ayaklarını gördü. Pürüzsüz bir cildi olduğunu fark etti. Dünyadaki hiçbir ayak bu kadar estetik gelmemişti ona. Sonra uzun parlak-beyaz eteğinin dalgalanışını izledi, kum saati gibi bir vücudun üzerine geçirilmiş, “nur”dan bir elbise giymişti sanki. Geniş omuzları nispet yaparcasına çıkmıştı elbise askılarının yanlarından, teninin beyazlığı mükemmelliğini ispat ediyordu uzun ince boynunda, ve…
Zaman yavaşlamıştı Armand için. Tüm dünya ağır çekimde hareket ediyordu. Parlaklığın ardında bir çift siyah göz gördü önce. Büyük, çekik, siyah gözler. Nefesi kesilmişti, evet, nefes alamıyordu şu an. Yavaş yavaş kapanıp açılan göz kapaklarının ardından etrafa büyük bir sevgi ile bakan gözler. Ardından o muhteşem dudakları gördü. Krynn üzerindeki hiçbir kiraz bu dudaklarla yarışamazdı. Hafifçe tebessüm ediyordu misafirperverlikten memnuniyetinin bir ifadesi olarak. Ve o gözler kendi gözleri ile buluştu bir an. Zaman durmuştu Armand için, kalp atışları durmuştu, her şey durmuştu. Sadece bir çift göz vardı, karşılıklı bakışan…
İşte böyle başlamıştı o 175 günü saymaya Armand. Yükselen Dağlar’ın eteklerine geldiğinde atından indi ve nerede olduğunu aklından hiç çıkarmadığı mağaraya doğru hızlı adımlarla ilerledi. Parlak beyaz runlarla işlenmiş taş kemerli büyük kapısından içeri girdi mağaranın. Duvarlar dağ cücelerinin işlemeleri ile doluydu, geçmiş zaman savaşları ve önemli olayları anlatılıyordu. Yol boyunca koyulan meşalelerdeki alevlerin titremesi ile taş üzerine oyma figürler sanki hareket ediyormuş gibi geldi. İlerledikçe dünyanın geçmişten bu güne kadarki tarihini okuyabiliyordu duvarlarda. Sonra gözleri tavana doğru kaydı, nefesi kesilmişti. Tüm tavan ejderha motifleri ile süslüydü. Kadim zamanların savaşları anlatılıyordu. Sonra motifleri yerini düzensiz kayalara bıraktı. Buraların daha işlenmemiş olduğunu fark etti. “Kim bilir, bekli de bundan asırlar sonra başka bir şövalye buradan geçerken duvarlarda yarınların hikayeleri olacak” diye geçirdi içinden.
“Belki de o zaman bu duvarlarda senin hikayelerin olacak Armand Uth SilverBlade, Kırmızıların Başı. Evime hoş geldin. Lütfen, rahatına bak.”
Salondan içeri girerken duyduğu sesin güzelliği ile dizlerinin bağı çözüldü Armand’ın, yere çömelerek selamını vermesi için en uygun zaman da bu olsa gerekti.
“Beni emretmişsiniz Saf Işık. Tez elden geldim.”
“Gel Armand, karşıma otur. Kaybedecek vakit yok, hemen konuya girelim.”
Meşeden oyulmuş masada sadece emirleri dinledi Armand. Duydukları karşısında şaşkınlığını gizleyememişti. Hiç soru sormadan söylenen her şeyi hazmetmeye çalışarak dinledi. Çok zorlu bir görev veriliyordu şövalyeye şu an. Buralardan çok uzaklara, Solomnia’nın çok ötesindeki bir yere gitmesi gerekiyordu. O’nu beklide bir daha hiç göremeyeceği bir yere. O’nu, sözleri bitene dek gözlerini yerden hiç kaldırmadan dinledi.
“Emredersiniz Saf Işık. Bir ay içerisinde buradan ayrılmış olacağız. Ekibime güvenebilirsiniz. Müsaadenizle saraya dönüp hazırlıklara hemen başlamak istiyorum”
Şövalye selamını verip, topukları üzerinden geriye dönerek çıkış yoluna ilerlemeye başlarken, duyduğu sesle duraksadı.
“Neden yüzüme bakmıyorsun Armand? O günkü yemekte gördüklerin hoşuna gitmedi mi yoksa? Yalan mıydı tüm düşüncelerin?”
Bunu söylerken Saf Işık’ın sesi bir sevgili gibi tatlı gelmişti kulaklarına. O otoriter ses tonu yoktu. Sadece sevgi yüklüydü kelimeler.
“Korkuyorum. Sizden değil, kendimden, kalbimden. Kırk yıllık kalbim sanki bu heyecana dayanamayacakmış gibi geliyor.”
“Yaş konusunda tartışmayalım bile. Duygularını hissedebiliyorum Armand. Bunun için sihire ihtiyaç yok. Hareketlerinde, bakışlarında ve içtenliğinde görebiliyorum. Neden korkuyorsun cesur şövalye?”
“Sizinle gireceğim gönül savaşını kazanmaktan korkuyorum. Sizin için bir an olan benim insan ömrümde, size veremeyeceklerimden korkuyorum.”
“Gerçek yüzümden korkmuyor musun peki?”
“Yüreğim içinizdeki ışığı görüyor, dışınızdaki zarfı değil. Müsaadenizle gitmeliyim, her şey daha da zorlaşmadan.”
“Lütfen dur. Korkularını anlıyorum asil şövalye. Onurlu bir şövalye yenilmez gözükür, ama kalbi her darbeye açıktır. Dışarıdan güçlü gözükenlerin içlerindeki yalnızlığı ve güçsüzlüğü bilemezsin, bu her canlı için geçerlidir.”
Şövalyenin yanına gelerek ellerinden tuttu.
“Bir kez daha gözlerine bakmak istiyorum Armand, aynı o günkü gibi”
“Neden? Neden benden böyle bir şey istiyorsunuz?” derken yine göz göze geldiler.
…ve zaman durdu.
“Emin olmak için Armand.”
Gördükleri karşısında hiçbir şey söyleyemedi Armand. Gözleri “Neden?” der gibi bakıyordu. Aklı çok karışmış, vücudunun tepkileri ile başa çıkamıyordu.
“Sevgimden emin olmak için…”
Hayatı boyunca girdiği hiçbir savaştan bu kadar büyük yara almamıştı Armand. Ve bu yaranın hiç bir tedavisi yoktu…
BÖLÜM 2
Ozan Volothamp Geddarm’ın (Volo) güncelerinden bir alıntı:
…
Evrende birbirinden çok farklı düzlemler olduğu fikrini ilk duyduğum zamanki şaşkınlığımı hala unutamıyorum. Ben tüm dünyayı gezip hikayeler, şiirler, şarkılar ve efsaneler peşinde koşarak, şu kısacık ömrümde Fearun’un tamamı olmasa da en azından büyük bir bölümünü görürüm diye mutlu olurken, karşıma keşfedilmemiş sonsuz bir karanlık çıkıyor. Hayatım boyunca kovaladığım her şeyin küçük bir fındık kabuğunu bile dolduramayacağını fark ediyorum. Tanrım, bu küçücük hayatımda, ne büyük bir kayıp.
…
Dünyalar arası geçitler konusunda uzman olduğunu düşündüğüm Elminster ile günler süren araştırmanın ardından tozlu raflar arasında bulduğumuz eski kelimesini bile genç kabul eden bir kitabın küçük bir pasajında, “Vaardinalutaligoreskinaldorhemaard” adlı bir dişi ejderhanın Evrenlerin Kapısı’na sahip olduğu anlatılmaktaydı. Bu ufak bilgi pek bir işimize yaramadı açıkçası. Kitapta tam olarak şunlar yazıyordu;
“… Bilinen dünyaların ötesinde, hayal gücünüzün sınırlarını bile ufak bir noktadan ibaret kılacak çoklukta dünyalar mevcuttur. Dişi beyaz ejderha Vaardinalutaligoreskinaldorhemaard, sahip olduğu “Evrenlerin Kapısı” adlı kitap ile bu dünyalara açılan kapıların kilidini saklamaktadır. Ne var ki bu dişi ejderha Fearun üzerinde sadece bir defa –o da Gölgeler Yılındaki sıkıntılı zamanlarda (Time of Troubles) tanrılar Fearun’a indiklerinde- görülmüştür…”
Aynı pasajda, “Ejderha’nın koruyucuları olarak gül armalı zırhlar giyen şövalyelerden” bahseder. “Bir ejderhayı koruyan şövalyeler, işte bu ilginç. Tam tersi daha mantıklı aslında” demişti Elminster yazılanları okuduğunda. Bir sonraki pasajda ise sebebini anlamıştı; “Efsaneye göre beyaz ejderha Fearun’a dişi bir insan kılığında ayak basmıştır. Sıkıntılı zamanların etkisi altına giren ejderha büyü gücünün etkisini kaybetmiş ve kendi formuna geri dönememiştir, bu sebeple yanında insan koruyucuları vardır. Kuzey-Doğuda yaşayan bir barbar kabilesinin sahip olduğu bilinmeyen bir parşömeni satın alarak geldikleri gibi kayboldukları söylenir. Barbarların hala söyledikleri şarkılarda “Kar tanesi kadar saf, güneş kadar parlak” dizelerinin güzel bir dişi insan kılığındaki bu ejderhaya ait olduğu düşünülmektedir... falan filan…
… devamı gelecek
* * *
|